CixFoRuM.CoM
02 Aralık 2008, 03:41:50 *
|Site Map | Site Map1 | Site Map2 | Site Map3
| Arsiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML |Rss

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

 
   Ana Sayfa   Yardım Ara GoogleTagged Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Dini Hikayeler  (Okunma Sayısı 770 defa)
0 Üye ve 1 Tanrı Misafiri konuyu incelemekte.
BuLut
Tanrı Misafiri
« : 14 Şubat 2007, 11:44:08 »



Doğruluk



Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:

- Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.

O gayet sakin:

- Evet, dedi.

- Nerede?

- İşte şu kulübemde...

Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:

- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.

- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?

Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:

- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.

Hazreti Habib mahcub bir şekilde:

- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.

Tevil yapmaya, bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için, yalan söylemeye ruhsatın olduğu yerler olsa bile, efdal olan, eğer Habib-i Acemi Hazretleri gibi bir teslimiyetiniz varsa, doğruyu söylemektir.




Moderatöre Bildir   Logged
CixFoRuM.CoM
« : 14 Şubat 2007, 11:44:08 »

 Logged
BuLut
Tanrı Misafiri
« Yanıtla #1 : 14 Şubat 2007, 11:48:27 »

ruha hitap eden ezan



Dinî inançlara ve yasayışa uzak bir gençtir Ertan. Öğrencilik yılları da hep böyle geçmiştir. Sadece kendi düşünceleri doğrudur. Mezun olup askerliğini yaptıktan sonra bankada çalışmaya başlar, bu arada evlenir, çoluk çocuğa karışır.

Namaz kılma, oruç tutma gibi Allah'ın emirlerini yerine getirmez, hatta oruç tutmayı saçma bulur. "Ne o öyle, insan akşama kadar aç kalıyor, hiç bir anlamı yok" der. "Aç, susuz kalmayla ibadet mi olurmuş?" diye etrafındakilere söylenir. Yalnız ibadetlerini yerine getirenleri saygıyla karşılar. Devamlı çay ve sigara içer. Bunların üzerine yoğun iş temposu da eklenince vücudu yorgun düşer. Gırtlak kanserine yakalanır. Genç eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte zor günler geçirir.

Hayat aynı yol üzerinde gitmemektedir. Sağlıklı ve mutlu günlerin arkasından, çetin bir hastalıkla boğuşmayla geçen acılı yıllar gelir.

Yapılan tedkiklerden sonra ameliyattan başka bir çözüm olmadığı ortaya çıkar. Saatlerce süren bir ameliyat geçirir. Ameliyatı risklidir, eğer hastalık vücudunu sardıysa belki birkaç aylık ömrü kalmıştır. Ne var ki, çektiği acılar ve ıztıraplardan sonra bile yine düşünceleri değişmemiştir. Dünyanın faniliğini, ahiretin önemini hissetmesi gerekirken, yine aynı boşvermiş hayata devam etmektedir. Bankadan malûlen emekli olur ve tedavisi birkaç sene devam eder.

Böylece yıllar geçer. Artık iyileşmiştir. Çektiği onca acıyı geride bırakmıştır. Eşi ise, kendisinin aksine daha bir inançlıdır, elinden geldiğince ibadetlerini yerine getirir. Ramazan aylarında eşi tek başına sahura kalkar, oruç tutar, kendisine de:

- Ibadetlerini yerine getirmiyorsun, hiç olmazsa Ramazan boyunca orucunu tut, der. Ama Ertan Bey, her zaman olduğu gibi aldırış etmez.

Bir Ramazan günü yine eşi sahura kalkmıştır, tüm ısrarlarına rağmen yine beyini oruç tutmaya ikna edemez. Ertan Bey o gün pencereyi açmıştır ve tam o sırada sabah ezanı okunmaktadır. Her yer sessizdir, sadece diğer camilerden de gelen ezan sesleri semayı çınlatır.

Bu ses, her zaman duyduğu ezan sesiydi, ama hiçbir zaman o Ilâhî davet onun dikkatini bu kadar çekmemişti. Fakat bugünkü bambaşkaydı sanki. Ezanın her cümlesi, sanki onun ruhuna, kalbine hitap ediyordu.

Acaba o manevî çağrı yeni bir yaşantının başlangıcı mı olacaktı? Neden her Müslüman oruç tutuyordu, aç susuz kalıyordu? Kendi de bir gün oruç tutmayı denese, Yaratanın verdiği nimetlerin değerini anlayıp aç kalan insanların durumunu anlasa, ne olurdu?

Tüm bunları düşünürken ezan sesi evin içini doldurmuştu. Sanki müezzin evin içinde okuyormuş gibi, davete icabet etmesini istiyordu.

Birden yaşantısı gözünün önünden geçti. Kimdi, dünyaya niye gelmişti, niçin insanlar bu mübarek ayda ibadet edip Allah'a kulluklarını yerine getirmeye çalışıyorlardı? Kafası iyice karışmıştı. Yıllardır geçiştirdiği sorular beynine hücum etmişti. Sanki kaçış yoktu artık.

- Aman Allah'ım, dedi. Ne oluyor bana? Sanki her şey anlamsızdı. Ezanın meydana getirdiği ulvî düsünceler ve duygular sanki her şeye bir mana veriyordu. Vücudunun titrediğini hissetti. Bugün ne olmuştu ona? Her zaman duyduğu ezan değil miydi bu? Ama bugün garip düşüncelere dalmıştı. Elinde olmadan hüngür hüngür ağlıyordu.

O gün sahur yemeği yemediği halde oruç tutmaya karar verdi. Garipti. Hayatının ilk orucunu, sahursuz ve aç bir şekilde tutuyordu. O gün tarifsiz bir huzur vardı içinde. Aynı gün namaz kılmak için sureleri ezberlemeye çalıştı ve namaza başladı.

Bu büyük değişim herkesi şaşırtmıştı. Allah ne büyüktü! Onca acıya, sıkıntıya rağmen ölüm ve ahireti düşünmeyen bir insan, ezan sesiyle hidayete ermişti. Tabiî bu değişimden en çok mutlu olan eşiydi. Artık sahura birlikte kalkıyorlar, birlikte namaz kılıyorlardı.

Moderatöre Bildir   Logged
CixFoRuM.CoM
« Yanıtla #1 : 14 Şubat 2007, 11:48:27 »

 Logged
black
Profesyonel
*
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2.835
Konu Sayisi: 16

Ne Kadrini Bildi Ne kıymetini Unut Onu Gönlüm !!


« Yanıtla #2 : 17 Şubat 2007, 16:39:16 »

Kızımı Kime Vereyim?

Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi;

"Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamadı. Mübârek; "Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi. Bağ sâhibi; "Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı. Mübârek onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. Efendisi; "Niçin onlardan yemedin?" deyince; "Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.

Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:

"Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç."

Bunun üzerine efendisi:

"Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.

O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve gidelim." dedi. Eve varınca hanımına; "Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?" deyince, hanımı; "Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca dayanamadı; "Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı; "Ey Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:

"Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur." dedi.

Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.
Moderatöre Bildir   Logged

Geceleyin Ölür Şairler...
Kimsesiz bir Sema Altında...
Şiirler Kimsesiz... Kimsesizdir Veda...
Her Ceset Kendi Naaşını Defneder...
_NuTLa_
Tanrı Misafiri
« Yanıtla #3 : 18 Mart 2007, 19:03:01 »

anne ben ölüyorum

İlk o uyanırdı sabahları. Yatağı hemen cam kenarındaydı. Hafifçe doğrulur, perdeyi aralar, sokağa bakardı. Gün böyle başlardı. Sonra annesi gelir, “bu sabah nasılsın?” derdi;
o güzelliğin saçlarını okşar, gözlerine bakarken.
Bir çocuk... Sonsuz ve sınırsız bir güzellik...
“İyiyim anne” derken sesi hafifçe titrese de, büyük bir güçle çıkardı sözcükler dudaklarından: “bu sabah daha iyiyim anne”.
Ve bir an, hüzünle bakarlardı öylece birbirlerine.

Bir hastalık, çiviledi onun yaşamını yatağa ve hayat onun üzerine ağır yorganını çekti.
Bir hastalık işte, bağladı onu yatağa, ıssızlığa; adı önemli değil.
Annesi yanıbaşındaydı hep, günler karışıyordu birbirine. Yaşam bir solüsyon gibiydi artık.
Hep hüzün yoktu. Arada acımtrak sevinçler de vardı.
Kumrular konardı penceresinin önüne. Dışardaki tek arkadaşıydı onlar. Cama parmaklarıyla hafifçe dokunur, hissetmek isterdi onları.
“Anne, bak yine geldiler. Bak, bugün de geldiler” derdi, onları görür görmez. Sevinirdi.
Annesi, bir ona bakardı; bir de o ufacık kumrulara. Bazen bir damla yaş süzülürdü o an annenin yanaklarından, bazen de içindeki kurumuş coğrafyaya akıtırdı gözyaşını.
Ne zaman dışardaki çocukların sesini duysa, heyecandan kıpır kıpır olur, onlara bakardı.
Sadece cama dokunurdu, o yaşama hiç uzanamazdı...

Bir anne için “çocuk” demek, hem sevinç hem de hüzün, gözyaşı. Ne acı, değil mi?
Ve, “anne ben ölüyorum!” dediğinde gülümsemesiz acı kıvranışlarla, zaman her seferinde duruyordu sanki. Hüzne boyanıyordu o an duvarlar, o sonsuz güzellik “anne ben ölüyorum!” dediğinde. Karanlık bahçedeki beyaz bir zambak gibi. Beyaz, sonsuz... Sınırsız bir güzellik.
Pırıltılar, yankılanmalar, çocukluk düşleri, dışarıda.
Bir odada “anne ben ölüyorum!” seslenişleri onun, yaşama...


O büyüyor, yaşam da büyüyordu.
Hayat...
devam ediyordu.
HERKES ANNESİSİN KIYMETİNİ BİLSİN SONRADA ÜZÜLMEK BİŞEYİ DEĞİŞTİRMİYOR......

Moderatöre Bildir   Logged
BuLut
Tanrı Misafiri
« Yanıtla #4 : 28 Mart 2007, 09:24:59 »

İnsanlığın Üç Serüveni


Hamd Allemleri Rabi,Meliki,ilahı yegabe Sahibi olan yüce Allahadır. Hiçbir canlı yok iken o vardı eveli ve sonu olmayan yüce Allaha Hamdi senalar olsun.

Allah cc öyle büyük yaratıcıki yedi kat senayı milyarlarca yıldızları gezegenleri büyük galaksileri yok dan var eden bütün canlıların yegane yaratıcısı yüce Allah dır. Dünyayı bizim için yaratan ve içerisinde bizim ihtiyaclarımısın hepsini yaratan yüce Allah biz insanları kendisine ibadet etsin diye yaratı. Dünya Hayatı bizim için sadece bir imtahan yeri dir. Sevgili Peygamberimiz Dünyada bir garip gibi ve ya bir yolcu gibi ol. Buyuruyor.

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?(Enam.32)

Bu Dünya da kalıcı olmayan insan oğlu gerçekten garip bir yolcudur. Nitekim "Rabb'in, Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve; "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" diye onları kendilerine şahit tutmuştu. (Onlar) "Evet, (buna) şahidiz dediler. Kıyamet günü "Biz bundan habersizdik!" demeyesiniz" (el-A'raf, 7/172) Ruhlar aleminden Allah tarafından yaratılan insan oğlu orda yüce Allah Ben kimim dedikleri zaman sen Bizim rabimizin diye Bütün insanlar Allaha söz verdiler. Sonra insanın yolculuk serüveni Başladı o Misakla start Almaya başladı insanın başlangıcı İnsan oğlu ruhlar aleminden Anna Rahmine girdi. Bütün insanlık Anne Rahminde belirli bir zaman yaşadı. O yaşamdan sonra insanın ikinci yolculuk serüveni başladı ordada yolculuğun sonu bittip Dünya hayatında gözlerini acmaya başladı farklı bir alanda farklı bir mekanda farklı bir imtihanla başladı.Dünyaya gelen insan oğlu burda beliirli bir zaman yaşadıkdan sonra insan burdada Hayat yolunda yürüp başka bir Aleme gidecek. Ve en son Öz vatanına kavuşuncaya kadar yolculuğa Devam edecek. İnsanın üç Hayatı üç ölümü üç Dirilişi Ruhlar Alemi,Anne Rahmi, ve Dünya Hayatı Dünya hayatından sonradan da son Durak son Hayat Ahirete insanın yolculuk serüveni tamamen bitmiş olacak Yolculuğun bittiş anı Dünya hayatında yaşamış olduğu Hayatın hesabını verme yeri.



              Öz vatanında ayrı Gurbet elerinde yaşayanlara garip denir Bizler Bu Dünyada gercekten garibiz. İnsanlığın ilk Atası ilk Babası Adem ve Havva annamız olan ilk insan Cennete yaşadılar, yediler içdiler gezdiler güldüler eğlendiler ve bütün Güzelliğiyle cennet hayatının bütün nimetlerini tatılar. Ve sonra şeytan tarafından Aldatıldılar ve sürgün olarak Dünya gezegenine indirildiler.Cennet Hayatına alışan Hz Adem ve Havva Bu Dünya cok dar ve sıkıcı geldi. Ağladılar gülmediler ve Dünya zindanına uyum sağlamakdan sorlandılar vatan Hasretiyle cennet özlemiyle yanıp tutuşup Ahiret Alemine göcüp Gittiler. Hz Adem ve Havvadan sonra günümüze kadar Milyarlarca yılar seneler gelip gecdi. Ve milyarlarlarca insan imtan yerini terk edip Ahiret öz vatanına göç ettiler. Ölümle Dünyayı terk ettiler. Kimi iman gemisine binerek Dünya Hayatından Ahiret Hayatına göcetti. Kimileride Batıl şirk gemizine binerek yolculuğa son verip Ahirete Göç etti. Allahu teala biz insanları Dünya ya Gönderdiğinde Bizi başı boş bırakmadı bize yaşamamız için ilahi bir nizam yoladı. İslam Dini gönderdi. İslam gemisi Her insan Doğdunda Gözlerini bu Dünyada acdığında islam fıtratı üzerinde üzerinde Doğar. Şu gecici Dünya Hayatında iki tane yol var biri Hak yol diğeride batıl şirk yolu.Biri iman gemisi Diyeride Batıl şirk küfür gemisi.Bir gemi insanı cennete götürür ken Diyeride Cehennemeye götürüyor. Evet Arkadaşlar Allah seni beni bütün insanlığı islam Dini üzerinde yarattı.



Doğuştan biz İman gemisine Bindik bu geminin Kaptanı sensin ölene dek iman gemisinde Bu gemide sana lazım olan bütün herşey yolunu doğru bulman için Doğru yoldan gitmen için bir (pusula) bir Harita gerekli. Allah onuda sana verdi oda kuranı kerimdi. Yolunu bulasın diye Hak yoldan sapmaman için ilahi birkitap bir pusula bir Harita artık Geminin kaptanı sensin istediğin yöne Doğru gide bilirsin.istersen Gemini kuranın Rehberiyle Hak Denizinde yüzerek engeli yoları aşarak Ölüm Meleği Allahın izniyle canını Alıp Ahirete götürene kadar Cennete Doğru ilerleye bilirsin. İstersende Dünyanın geci Metalarına süzlerine şana Şöhrete Dünya Malına şehvetine Dalıp Gemini yününü yününü Batıl yola gire bilirsin iki yol Hak ve Batıl yolu Bu yolda geminle yürüdüğünde gemi ilerler öyle bir ilerlerki Dünyanın süzüne Dalıp yolunu Tamamen kaybedip Batıl yoldan gide bilirsin. Bu yolda Hiç umadığın Aklının Hayalinde geçirmediğin bir Zaman da Allah tarafında Canını Almak için Azrail gelip seni O gemide Canını alıp Ahirete insanını yolculuğunun bittiği son yere Ahirete Götürecektir. Bu batıl yolun gittiği yer son Durak sa Cehennem yeridir. Bu yonu sonunda asla Son Pişmanlık fayda vermicektir. Ben şuan Gemimi Batıl limanında Hak limanına Hak yoluna cevirdim yönümü. Allahın bana Göndermiş olduğu İlahi kitab olan kuranı kerimin haritasıyla Gemimi Allahın Göztermiş olduğu yoldan Sapmadan gidiyorum. İnşallah sizde öyle yapıyorsunuzdur. Zaman zaman Dünya malına süzüne,şehvetine Daldık. Ve Batıl yola girdik. Allahın yardımıyla tekrar Gemimi Tevhitle imanla tamir edip islam Denizine girdik. İnşallah ölüm meleği Allahın izniyle gelip canımızı aldığı zaman Biz bu yolda oluruz. İnan bana Güzelim Dünya Hayatı sadece bir imtihan yeri sakın Dünyanın geçici Hayatına aldanma artık sen İman gemisine yön verirken Karanın Haritasından Haberdarsın Bu Hak yolunda Hedefine kitlenerek Git. Seni Allahın yolunda sapıtmak için en büyük Düşmanın şeytan olacaktır. Şeytan Daima batıl yolu sana süzlü gözterecekdir.Dünya malı,süsü,şehveti,sana cok Güzel gözterecekir. Daima Şeytan zehiri Balın içine katıpda verecektir. Sakın Aldanma Hak yoldan sapma bu yola başını koy sorluklarla, İmtihanlarla,karşılaşdığın da Ölümü Aklına getir. Sen ölceksin. Seni Diyer insanlara yaptıklarını yapacaklar sana bitane Kefen,bir Tabut,bir,Mezar verecekler.Ruhlar Alemi Anne Rahmi ve Dünya Topla üç ve sonra seni Beyaz bir kefene saracaklar bir tabuda koycaklar ve seni mezara koycaklar. O güzelim bakımlı süzlediğin cildini mezarda kurtlar solucanlar tarafında yiyilcek ve Bedenin cürüyüp gitcek.Dünyanın Gafletine Düşdüğünde bunu Asla unutma NLP. Kuralı Negatif Duyguları onca Pozitif Düşünceyle ata biliyırsun. Sende Bunu yap Neslihan Bu Dünyanın imtan yeri olduğunu asla unutma Görevimiz Burda Allahın Rızasını kazanmak Allah için yaşamak Allah için ölmek.

Ve sonra cennete girmek.

’’Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu,) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.’’( Kehf31)

İşde cennet bizi bekliyorarkadaşlar Burda yaşamak için Allahın rızasını kazanmamız lazım

Şuan 20 yaşındasınız mesela . Bir Düşünsenize insan ömrünün ortalama 50,60 sene olduğu bir Dünyada yaşıyorsunuz 50,60 yaşadınızı Düşünsenise ömrünün üçde birini yaşadın geriye sadece üçde ikisi kaldı kırk sene Allah aşkına bu kırk sene Dünyanın herşeyi sizin olsa nolcak Engüzel köşkler,evler,elbizeler,Dünyanın en yakışıklı erkeğiyle yada kadınıyla evli olsanız arabaların Hamamların,olsa nolcaki ondan sonra yaşicanız sadece mutlu olcağın sadece 50,60 sene bir hayat ömründe 20 sene bittini fars etsek geriye 40 sene kalıyor sadece kırk sene.sonra Ölüm meleği gelip O güzel vücudunuzu canını Alacak. Sakın Dünyanın Gecici Hayatına Aldanmayın islam Gemisiyle yönünü Hak yola cevirerek yürüyün Bu yolda imtihan edilceksiniz Hastalıklarla,eşle,malarla,mülklerle, sakın unalra Dalıp gercek vasifeni yapmamazlık yapmayın. Bu imtanları sakın unutmayın imtanalrı kazanmaya bakın SON PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ.
Moderatöre Bildir   Logged
_NuTLa_
Tanrı Misafiri
« Yanıtla #5 : 31 Mart 2007, 21:10:06 »

Genç bir delikanlı senelerce yurt dışında okuduktan sonra vatanına
ateist olarak geri döner. Üç sorusuna hiç kimse cevap veremediğinden dolayı canı gayet sıkıntılıdır. Ebeveyni oğullarına yardım etmek niyetiyle
büyük ilim sahibi olan köyün hocasına götürürler. Hoca ve delikanlının
arasında geçen dialog şöyle devam eder...

Delikanlı: Kimsin sen? Sorularıma cevap verebilecek misin?
Hoca: Allah'ın bir kuluyum ve Onun izniyle sorularına cevap
verebileceğim.

Delikanlı: Emin misin? Proferserler bile cevap veremedi bana.
Hoca: Allah'ın izniyle cevap vermeye çalışırım

Delikanlı: 3 sorum var
1. Allah yaşıyor mu? öyle ise, şeklini bana göster
2. Takdir (kader) nedir?
3. Eğer şeytan ateşten yaratıldıysa neden cehenneme yollanıyor,
cehennemde ateş dolu değil mi? Ateş ateşi nasıl yaksın. Tanrı bunu
düşünemedi mi?

Bu arada, aniden bizim hocamız delikanlının başı üzerinde bir saksı kırar.
Delikanlı canı yana yana sorar; Neden sinirlendin ki?

Hoca: Sinirlenmedim. Bu benim üç soruna bir cevabım der.
Delikanlı: Hiç birşey anlamadım.
Hoca: Nasıl hissetin kendini saksıyı başında kırınca
Delikanlı: Tabii ki, fena bir acı hissettim.
Hoca: Yani, acının varlığına inanıyor musun?
Delikanlı: Evet
Hoca: Bana bu acının şeklini göster o zaman!
Delikanlı: Gösteremem.
Hoca: Bu benim ilk cevabım. Herkes Allah'ın varlığını hisseder ama
Allah'ı göremez.

Hoca: Dün gece rüyanda benim başında saksı kırdığımı gördün mü?
Delikanlı: Hayır.
Hoca: Bugün böyle birşey ile karşılaşacağını hiç düşündün mü, aklından geçti mi?
Delikanlı: Hayır
Hoca: Bu işte takdir dir (kader)

Hoca: Biz neyden yaratıldık? topraktan yaratılmış değil miyiz?
Delikanlı: Evet böyle denir.
Hoca: E o zaman ? Saksıda topraktan yapılmadı mı? Allah isterse
ateşten yaratılan şeytanı ateşin içinde cezalandıramaz mı?

anlayana bu hikaye cook seyler anlatiyor
Moderatöre Bildir   Logged
hüsrev
Tanrı Misafiri
« Yanıtla #6 : 19 Eylül 2007, 23:20:56 »

 Mus'ab Ibn-i Ümeyr (r.a)

Ashab-ı kirâm'ın ileri gelenlerinden Künyesi Ebâ Muhammed'tir. Mekke'nin zengin ailelerinden olup, yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Özellikle, Mekke'nin en zenginlerinden sayılan annesi, oğluna güzel elbiseler giydirir ve güzel kokular sürerdi. Mekkeliler de onu hayranlıkla seyrederlerdi. Bir defasında Hz. Peygamber de onun hakkında şöyle buyurmuştu: 'Mekke'de Mus'ab b. Umeyr'den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim' (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrut 1960, III, 116).

Mus'ab, Mekke'de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken, Hz. Peygamber(s.a.s)'in insanları İslâm'a davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Peygamber'e giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler, müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından, Hz. Mus'ab müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama o, Peygamberimizi gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki Osman b. Talha, Mus'ab'ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke'nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu zor günler başlamıştı.

Habeşistan'a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus'ab, hicret imkanı çıkınca, dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan'a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus'ab'ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini, kalbi İslam ve imanla dopdolu iradesi güçlü kuvvetli, metin bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılık ve metaneti görünce, üzerindeki baskısını biraz hafifletmek zorunda kaldı.

Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir grup İslâm'ı kabullenmişti. Kendilerine İslâm'ı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Rasulullah'tan bir öğretici istediler. Hz. Peygamber de bu önemli görev için Hz. Mus'ab b. Umeyr'i görevlendirdi. Hz. Mus'ab onlara hem namaz kıldıracak, hem Kur'an öğretecek, hem de diğer insanlara İslâm'ı anlatacaktı ve yeni kimseleri İslâm'a davet edecekti.

Böylece Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab b. Umeyr oluyordu. Medine'de ilk cuma namazını da Mus'ab b. Umeyr kıldırdığı kaynaklarda ifade edilir (İbn Sa'd, a.g.e., III, 118).

Bir yıl sonra Mekke'ye, hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Mus'ab b. Umeyr, Hz. Peygamber (s.a.s)'e İslâm'ın Medine'deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: 'İslâm'ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı.' Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Oğlunun Mekke'ye döndüğünü haber alan annesi onu tekrar hapsetmek istedi. Ancak Mus'ab bütün bunlara karşı olgun bir müslüman tavrını takınarak imanında direndi ve annesini bundan vazgeçirdi. Onun annesini İslâm'a daveti bir sonuç vermediği gibi annesi de Mus'ab'ı yolundan döndürememişti.

Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında iki ay kadar kalan Mus'ab b. Umeyr, Hicretten on iki gün önce Medine'ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu Sa'd b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti (İbn Sa'd a.g.e., III, 120).

Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. 'Rasûlullah'ın bayraktarı' olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Mus'ab b. Umeyr, atını sağa sola doğru sürüyor ve yüksek sesle şu ayeti okuyordu: 'Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir' (Alu İmrân, 3/144). Bu ayetin Uhud gününe kadar nazil olmadığı ve o gün giderildiği rivayeti, Hz. Mus'ab'ın Allah katındaki değerini ifade eder (İbn Sa'd, a.g.e., III,120,121). Uhud Gazvesinde İslâm ordusunun sancağını taşıyan Mus'ab b. Umeyr'in önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesildi. Bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Sancağı hemen Suveybit b. Sa'd ve Ebû'r-Rûm b. Umeyr adlı sahabiler aldılar.

Hz. Mus'ab şehid olarak yerde yatarken, günün sonlarına doğru, Hz. Peygamber (s.a.s) Mus'ab'ı elinde sancakla gördü ve 'İleriye git ey Mus'ab!' diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek 'Ben Mus'ab değilim' deyince Hz. Peygamber onun Mus'ab kılığında savaşan Allah'ın meleklerinden biri olduğunu anladı (İbn Sa'd, a.g.e., II, 121).

Uhud savaşında Ashab-ı kiram'ın ileri gelenlerinden birçok kimse şehid oldu. Hz. Mus'ab b. Umeyr de şehidler arasındaydı. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ne kadar üzüntülü olduğu yüzünden okunuyordu. Mus'ab'ın mübarek na'şının başucunda oturarak, Uhud şehidleri hakkında nazil olduğu bildirilen şu ayeti okudu: 'Mü'minlerden öyle er kişiler vardır ki, Allah'a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi adağını ödedi şehid oldu. Kimi de (şehid olmayı) bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler' (el-Ahzab 33/23). Sonra Hz. Peygamber diğer sahabilere, şehidlere yaklaşıp selam vermelerini söyledi ve verilen selamların şehidler tarafından alınacağını ifade etti (İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).

Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü dahi bulunamamıştı. Hz. Peygamber, yanına geldiğinde Mus'ab b. Umeyr eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış, vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Peygamber üzüntülü bir halde şunları söyledi: 'Seni Mekke'de gördüğümde, senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise, kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor.' Sonra onun için de bir kabir açtılar ve o mübarek sahabiyi de Uhud şehidleri arasına defnettiler.

Allah yolunda canını feda eden bu aziz şehid sahabi için Ashab-ı Kiram'dan Habbab (r.a) şunları anlatıyor: 'Biz Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah'tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus'ab b. Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da, kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında Hz. Peygamber bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti' (Buharî, Cenâiz 27; İbn Sa'd, a.g.e., III, 121).
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  

CixFoRuM.CoM Etiketler
Dini Hikayeler

 
Gitmek istediğiniz yer:  

İstatistikler
Üye: 15.062
Mesaj: 177.686
Konu: 10.672
Son Üyemiz fasas
, CixFoRuM a Hosgeldin.
Videolar
Son 10 Cix Konu

-allttaki üye nereli?bil bakalım...

-Su anda canınız ne istiyor?

-şarkının devamını getirr.....

-evet-hayır

-Soru - Cevap

-Buğulu cama ne Yazardın???

-NaSıL BiliRSin..?

-***Giderken haber verme panosu***

-bugününü tek kelime ile anlat

-.::Forumda Şuan kimin Online olmasını İsterdiniZ::.
Son Gönderilen Mesajlar
Toplist
MisOyun.NeT Saglikli Yasam Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
HeRYeRDeSeN.CoM Can Dirgen